Ana içeriğe atla

Çam Ağaçları, Sincaplar, Kar ve Ben


Saat öğleden sonra iki. Camdan dışarı bakıyorum. Kar yağmıyor, rüzgar da yok. Bembeyaz her yer. Dışarı çıkmak ve bir süre öylece durmak istiyorum. Hiçbir şey yapmadan, sadece öylece durmak. Ne güzel şey! Yumuşacık bir hava, başları göğe değen upuzun çam ağaçları, göz alabildiğine uzayıp giden bembeyazlık ve donmuş Rideau Nehri paylaşacak bu anı benimle.

Dışarıdayım. Ağaçların dallarındaki geçici konaklamalarını sona erdirip yere düşen kar yığınlarının çıtırtısı dışında yoğun bir sessizlik var. Daha güzel bir tablo düşünebiliyor musunuz, "öylece durmak" için?

Önce içinde var olduğum, zamanın ve mekanın kesiştiği şu noktada bir parçası olduğum bu fotoğrafı inceliyorum. Sonra, böylesine uzak bir kentte bana kendimi evimde hissettiren nedir, diye düşünmeye başlıyorum. "Tam olarak evimde gibi değilim aslında" diye bölüyorum düşüncemi, "ona yakın bir şey, ama tam olarak değil".


- Ev nedir, diye soruyorum kendime.

- Bilmem, güvende olduğum yer mi?

- Olabilir. Kaynağını düşündün(m) mü hiç bu duygunun?

- Elbette, çok düşündüm. En azından çok denedim. Hep çevresinde dolaştım da içine giremedim belki.

- Bu soruların yanıtlarını aramak için doğru bir günde, doğru bir yerde olabiliriz!

Çevreme bakıyorum yeniden. Bu olağan dışı güzellikteki kartpostala. Simsiyah bir sincap koşarak bir ağaca tırmanıyor, oradan bir başka ağaca, oradan da bir diğerine geçip gözden kayboluyor.

- Nedir ev? Benim gibi insanların olduğu yer olsa gerek..

- Benim gibi derken tam olarak neyi kastediyorsun?

- Hem hiçbir şeyi, hem de aynı anda pek çok şeyi. Ailemi örneğin, ailem benim gibi herhalde.

- Ailenin olduğu yer mi ev?

- Bu yetersiz bir tanımlama olurdu herhalde.

- Benim gibi insanlar dedin. Aynı dili konuşan insanlar mı demek oluyor bu?

- Hem evet, hem hayır. Aynı dili konuştuğum ama zerre kadar ortak yanım olmayan pek çok insan var. Aynı zamanda ana dilimin farklı olduğu ama en değerli dostlarım arasında sayabileceğim insanlar da var. Dil önemli elbette, ama asla tek başına belirleyici bir faktör değil.

- Şöyle sorayım.. Okuduğun bir öykünün sende yarattığı duyguları ve akıp giderken bıraktığı tadı farklı bir dilden, farklı bir kültürden gelen birine aktarabilir misin sence?

- Zor sorular sormaya başladın. Sözünü ettiğin türden algılamaları karşı tarafa aktarma ve bunların ondaki yansımalarını görme arzusu, sosyal etkileşimin önemli bir parçası olsa gerek. Birbirlerine izledikleri filmleri anlatan insanları düşün. Her dilde, her kültürde görebileceğin bir şey bu. Benim aklımdaki, beynimdeki şekillerin bir başkası tarafından tam olarak algılanabilmesi için iki önemli etken olduğunu düşünüyorum.

- Tahmin edeyim.. Birincisi karşı taraf seni anlamaya, sözcüklerinin altında yatanları görmeye açık, hazır ve istekli olmalı. Bu olmadan hiçbir yere varılamaz, anlatım gücün karşı tarafın anlama kapasitesi ile sınırlı zira. Sonra, karşındaki seninle aynı derinliğe, hatta daha fazlasına inebilecek nitelikte olmalı. Tercihen daha derine inebilmeli ki, gönderdiğin dalgaların geri dönüşü sende beklenmedik etkiler yaratsın, bilinmedik pencereler açsın.

- Evet doğru. Burada altın kural bağlantı kurabilmek. Ortak geçmiş ve ortak kültür bu işi biraz kolaylaştırır elbette. Ama ülkendeki milyonlarca insanı düşün. Bugüne kadar hayatının içinde öyle ya da böyle var olanları. İstisnasız hepsiyle ortak bir dili ve kültürü paylaştığın bu insanların kaç tanesiyle, ömründe kaç kez arzu ettiğin iletişim düzeyini yakalayabildin?

- Çok az. Yanıldım bazen. Ümitlendim.. Oldu elbette ama dediğim gibi, çok az. Bu zor sorularla yüzleşmek için fazla huzurlu bir ortamda değil miyiz, ne dersin? Tüm bunları deşmek zorunda mısın?

- Hayır, deşmeyeceğiz. En azından şimdi değil. Ama yeri gelmişken, sana bir öneride bulunmak isterim: asla unutma o insanları ve sonsuz zaman içinde onlarla paylaştığın saatleri. Her birini hatırla. Bu "öylece durma" nöbetlerinin bir kısmını bu işe ayırabilirsin belki. Korkma hatırlamaktan, yüzlerini, sözcüklerini, onları söyleyiş biçimlerini, sende bıraktıkları izleri. Onlar gerçeklerle hayal gücünün birleşimi. Sensin. Benim.


- Yavaş yavaş kar mı atıştırmaya başladı? Havanın hiç soğuk olmamasına şaşırmamalı. 

- Peki, konumuza dönelim o halde. Derin paylaşımlar, hatırda kalan anılar için uzun tanışıklıklar da gerekmiyor aslında. Ne dersin?

- Kesinlikle öyle. Hatta anlık paylaşımlar çok daha etkili, verimli olabilir, kim bilir. Karşı taraf tüm belirsizliği ile orada öylece oturup tam da duymak istediğin bir kaç sözcük söylediğinde yahut anlattıklarının üzerine yeni bir kaç taş koyabildiğinde hayal gücünün ne kadar yoğun biçimde çalışacağını düşün. Belirsizliği kısa zamanda yok etmek isteyecek ancak bunun için kendi hayal gücünden başka bir silah bulamayacaksın. Var olmasını istediğin insanı ve hatta yaşanmasını arzu ettiğin diyaloğu kısa zamanda var edecek ve asla unutmayacaksın.

- Tüm bunlar için ana dilin aynı olması falan gerekmiyor, dilin önemi ne kadar da azaldı..

- Okuduğun bir öyküyü anlatabilir misin onlara? Sait Faik'in "Havuz Başı" öyküsünü okuduğunda sende uyanan duyguları anımsa, son cümlenin ardından boğazında düğümlenen şeyi.

- Büyük bir başarı yakalayabileceğimi düşünmüyorum.

- Tıpkı aynı dili konuştuğun insanlar gibi yani.

- Kesinlikle. Geçmişin ortak olmasına gerek yoktur belki de. Karşı tarafın da kendince bir geçmişi var. Eğer hayata benzer açılardan bakıyorsak, gönderdiğim mesajı anlayabilmek için kendi geçmişini zorlayacak; kimi olaylar, kişiler, anılarla benim anlattıklarım arasında ilişkiler kuracak ve bana doğru yepyeni anlamlar fırlatacaktır. Bunu yaparken, biraz çaba ile bu anlam yumaklarını çözüp, içine kendimden bir şeyler katıp ona geri göndereceğimi düşünüp heyecan duyacaktır.

- Haklısın. O halde, neresi evin?

- Sanırım benim gibi insanların olduğu yer!

- Biraz olsun ilerleyebilmiş olmayı umuyordum.

- Ben de. Düşünüyorum da, herkes bizim gibi mi acaba? Herkes evini mi arıyor bizim gibi?

- Bilmem. Ama eğer öyle ise bulmaya pek de uzak değiliz demektir.

Ağaçlardan yere düşen karın sesi duyuluyor. Gözlerim az önceki sincabı arıyor. Üşümüyor mu acaba, diye düşünüyorum. Durduğum yerden her şey ne kadar da net görünüyor. Ağaçların iğne yapraklarını tek tek seçeceğim sanki! 

Kendi içime baktığımda da bu kadar net görünse her şey keşke, diye içimden geçiriyor, bu görüntüyü hiç unutmamak için beyazlığa, hayır, bembeyazlığa doğru uzun uzun bakıyor ve eve dönüyorum. Ev, her neresiyse.

Özgün,
Şubat 2013 - Ottawa




Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz.
Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım.
Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım.

Sait Faik Abasıyanık - "Havuz Başı"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hey Gidi Ece Temelkuran!

“İçinde deniz olmayan bir şehirde yaşayamam. Çünkü yüzümü denize döndüğüm zaman herkesi arkamda bırakmış olurum ve işte bu sayede, gerçek anlamda kendimle baş başa kalabilirim.” Bir belgesel için İstanbul Boğazı'ndaki bir çay bahçesinde söyleşirken böyle demişti bana Ece Temelkuran. İngiliz Körfezi, Vancouver, 2022 Bu şehirde deniz yok ama büyüleyici Ottawa Nehri, ya da Algonquin dilindeki ismiyle, Kitchissippi var. Bu akşam ben yüzümü işte o nehre dönüp herkesi ve her şeyi unutacak, kendi ellerimden tutacaktım. Güneş Kitchissippi üzerinde alçalmıştı ve Temelkuran’ın sözleri hafızamda yankılanıyordu. Birden, en beklenmedik anda, sarhoş edici güzellikte bir müzik başladı. Notalar gelip dört yanımı sarıverdiler. Havada, suyun üzerinde, ağaçların dallarından sarkar biçimde ve de yüzmekte olan kazların gözlerindeydiler. Şurası açıktı ki, arkamda bırakmaya niyetlendiğim insanlar bir araya gelmiş ve beni kararımdan caydırmak için el birliği yapmışlardı. “Acilen bir şeyler düşünmeliyiz”, ...

TROMSØ: Kutup İkliminde Üç Gün

2010 yılının K asım ayı. Saat üç, öğleden sonra. Hava karanlık. Tüm sokak lambaları yanıyor. Kuzey kutup dairesinin yaklaşık 350 km kuzeyinde, kutup noktasının ise 2000 km güneyinde, Norve ç'in Tromsø kentindeyim.  Yerler buzla kaplı olsa da, kentte bulunduğum 3 gün süresince hava sıcaklığı -5 derecenin altına inmiyor. Dünya coğrafyasının bu kadar kuzeyinde böylesine "ılıman" bir havayla karşılaşmak şaşırtıyor beni. Bu hep böyle midir, yoksa Tromsø Türkiye'den gelen garip yolcusuna "Hoş geldin" mi demektedir, bilemiyorum. Uzaktan gelen yolcusunu karşılamaya hazır, boş bir sokak

Bir Doğa Harikası: Maui

Aloha! Bir sahil kasabas ı d ü şünün. Dağlarına çıktığınızda size bin bir renkle bezeli doğası ile kucak açan bir yağmur ormanı, muhteşem gün doğuşlarına şahit olacağınız volkanik bir krater, onlarca çeşit deniz canlısıyla yan yana y üzebilece ğiniz koylar, kilometrelerce uzanan plajlar ve g üçlü bir yaşam enerjisi ile dolu bir şehir düşünün. Maui'ye hoş geldiniz!

Dispanserin Bahçesinden Işıltılı Caddelere

Lise çağımdaydım. Evim Balıkesir’deydi. Ailem, arkadaşlarım, tüm yaşantım orada, o küçük ve sevimli şehrin içindeydi. Sevimli olmasına sevimliydi ama, tüm diğer taşra kentleri gibi Balıkesir de insana dört duvar arasında kalmış hissi veren, sınırlı, kapalı bir yerdi. Sanki hayatın bir fragmanını yaşıyorduk orada, gerçeği kentin duvarlarının ötesinde; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’deydi. Gürül gürül akıyordu da hayat, biz orada öylece duruyor gibiydik, sanki. Her ayın başında, Şan Sineması’nın hemen karşısındaki gazete bayisine büyük bir heyecan içinde koşmamız bu yüzdendi. Tüm dünya, geçmişin ve geleceğin toplamı hatta, sanki yoğunlaşıp tek bir kara deliğe çökmüş ve o da koca evrende gelip bu büfenin önündeki “Yaysat” sepetine düşmüştü. Sinema, Atlas ve Gezi dergilerinin yeni sayıları gelmişse onları hemen raftan kapar, eğip bükmeden, üzerlerindeki naylona dahi zarar vermeden çantalarımıza atar ve evlerimizin, Underground Cafe’nin, yahut bahçesinde saatlerce oturduğumuz hüküm...